7 Ocak 2012 Cumartesi


Ne zaman daha güçlüdür insan? Ya da ne zaman daha güçlenir?

İçindeki tüm isyanı kelimelere döküp konuştuğunda, paylaştığında mı , yoksa  isyanını yüreğine ve aslında gözlerine hapsedip susmayı becerebildiğinde mi? Uluorta kim ne düşünüre aldırmadan ağladığında mı, yoksa gözyaşlarını gizli gizli akıttığında mı?

Tutuklu aileleri olarak kah konuşarak, kah susarak, bazen uluorta, bazen de gizli gizli ağlayarak önümüzdeki uzun ince yolda, gece gündüz yol alır durumdayız. Dipsiz bir kuyu gibi, körebe oynar gibi, bir bilinmeze doğru... Geleceğimizin, hayallerimizin ipoteklenmiş olması bir yana, haksızca yaşanan bu süreçte insanı en ama en çok yaralayan ve gerçekten çaresiz bırakan, çocuğundan gelen o üç-beş kelimelik soruya verecek cevabının olmaması.  

‘’Anne, babam ne zaman gelecek?’’

Bir çok evde bir çırpıda cevabı verilen bu basit, bu sıradan sorunun bizim evlerimizde  bir süredir maalesef cevabı yok.  

8 yaşını henüz bitirmiş oğlum, 11 aydır Hasdal’da olan babasını, ülkesini düşmanlardan korumak için çok ama çok gizli bir görevde biliyor. Sınıf arkadaşı ‘’Senin baban ne iş yapıyor’’ diye sorduğunda  ‘’Söyleyemem. Çünkü çok ama çok gizli bir görevde.’’ diyecek kadar masum ve olanı biteni anlayamayacak kadar küçük.  Bilmiyor ki,  çok gizli görevde sandığı babası kendi ülkesinde haince bir komplo ile esir düşürülen yüzlerce subaydan sadece biri. Kaç ev, benim oğlum gibi minicik yürekleri baba özlemiyle ve minicik beyinleri cevabını bulamadıkları  sorularla dolu, gözleri  kapıda, çalan her telefona minicik ama kocaman adımlarıyla koşan çocuklarla dolu. Beni bilenler bilir ki, duygu sömürüsü yapmak değil niyetim. Ve ayrıca çok iyi bilirim ki ; bu yaşananlara yürekten üzülen bir çok insanın yanında ‘’Eeeee etme bulma dünyası. Bir zamanlarda sizin yüzünüzden başkalarının çocukları aynı durumdaydı. Biraz da sizinkiler  çeksin bakalım.’’ diyen çok insan sureti var sağımızda, solumuzda, havada, suda ve yaşamın her zerresinde. Ama olmaz... Böyle hesaplaşılmaz... Suçsuz insanların üzerinden yapılan hesaplaşmalar  geçmişin kirini asla temizlemez. Temizlemediği gibi yapış yapış, yağlı paslı bir leke, pis bir lanet gibi nesilden nesile taşınır.

Çocuklarımızda tek bir soru, biz ailelerin kafasında ise onlarca soru var cevabını beklediğimiz... Ve belki de hiçbir zaman cevaplarını alamayacağımız onlarca soru… Cevabını alamadan ölürsek gözlerimiz açık gidecek belki ama olsun. Bu lanet herkese yetecek nasıl olsa  ve herkesin yedi kuşağını bulacak inanıyorum. Tıpkı biz daha dünyaya bile gelmemişken haksızlık yapan büyüklerimizin üzerindeki lanetlerin gelip bizi bulduğu gibi… 

Ne zaman daha güçlüdür insan? Ya da ne zaman daha güçlenir?

İçindeki tüm isyanı kelimelere döküp konuştuğunda, paylaştığında mı , yoksa  isyanını yüreğine ve aslında gözlerine hapsedip susmayı becerebildiğinde mi? Ben bu akşam uzun bir suskunluğun ardından konuşmayı, paylaşmayı seçtim.

Ve bana göre;

İnsan, şartlar kimden yana ve her ne olursa olsun insan olmayı, insan kalmayı becerebildiğinde güçlüdür.

Hepinize Sevgilerimle,

ST

1 Temmuz 2011 Cuma

YAZMA ZAMANI

Artık yazma zamanı geldiğinde yılalrın geçmiş olduğu demektir bu. ......

29 Nisan 2011 Cuma

GÖLCÜK-POYRAZKÖY SARMALI

Bu yazıyı okuyacak tanıdığım, tanımadığım herkese MERHABA,
 
Ben , 7 numaralı POYRAZKÖY , 120 numaralı BALYOZ davası sanığı ve tutuklusu Deniz Kurmay Albay Ali TÜRKŞEN’in, beyninin ve ruhunun her hücresiyle ona inanan eşi Sevim TÜRKŞEN. Son yıllarda ortalıkta uçuşan imzasız iftira e-maillerinin prim yapmasıyla birlikte hayatları allak bullak edilmiş, benimle aynı çaresizlik hislerini, acıları, sıkıntıları yaşayan, buna rağmen kuyruğu dik tutmaya çalışan onlarca asker eşinden sadece birisiyim. Her birimizin, ERGENEKON, POYRAZKÖY, BALYOZ, KAFES v.b. adları farklı olsa da, içeriği ve amacı aynı olan, planlanmış bu süreci nasıl yaşadığımıza dair  farklı hikayelerimiz  var. Ben bugün bu yazı ile, benim hikayemin sadece bir bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum.
 
2009 yılının Nisan ayında, bir sabah televizyonda POYRAZKÖY kazılarına ilişkin gördüğüm haberle başladı her şey. Ve durdurulamaz azgın bir canavar gibi, bir çığ gibi,  seri bir katil gibi, bulaşıcı bir hastalık gibi adına her ne derseniz deyin, hiç kimsenin durdurmaya istekli olmadığı bir şekilde de büyüyerek devam etti. 2 kez aranan evimin en mahrem yerlerinde, ruhumun çekmeceleri hoyratça karıştırılırken hissettiğim çaresizlik hissini sizlere ifade edebilmem mümkün değil. O gün orada ‘’Bu hissi en son ne zaman hissetmiştim?’’ diye düşündüğümde ise, hafızam beni tam 10 yıl öncesine, 1999 GÖLCÜK depreminde ki kötü anılara götürmüştü. 17 Ağustos 1999 tarihinde bir çok yakınım, akrabam ancak en önemlisi annem enkazın altında kalmıştı. Hiç bir şey yapamadan gece gündüz enkazın yanında çaresizlik içerisinde iş makinelerının gelmesini beklerken, ortalık ölümün kokusundan geçilmezken,  aklımda sürekli tekrarladığım soru şuydu: Devlet nerede acaba?  Kişisel çabalarımızla 5. gün annemin cansız bedenine ulaştığımızda ise enkazlarda yakınlarının ölüsünü bulamayan bir çok insandan daha şanslı olduğumu düşünmüştüm. Annemi, babamın yanına defnettiğimizde ise inanılmaz bir rahatlama duygusu yaşamıştım. Ne tuhaftı ölümüzü bulduk ve gömebildik diye sevinmek. Sevindiğim aslında yaşadığım çaresizlik hissinin son bulma haliydi sanırım.  İyi yönetilemeyen ülke vatandaşlarının sık sık yaşamak zorunda bırakıldığı çaresizlik ve bunu bir nebze olsun telafi etmek için ‘Beterin beteri var. düşüncesinin insanı ulaştırdığı şükretme hissi.     
 
Depremden tam 10 yıl sonra bu çaresizlik hissinin POYRAZKÖY’de beni yakaladığı  durum ise yine bir çeşit deprem sayılırdı. Bu sefer fiziken ölüm olmamakla birlikte, ruhumuz, hayatımız, geleceğimiz, hayallerimiz, onurumuz  enkazın altında kalmıştı. Sebep; POYRAZKÖY’de ki kazılarmış efendim… (Bu noktada sizinle bir detayı da paylaşmak isterim. Biz eşimle POYRAZKÖY’deki deniz fenerinin bahçesinde evlendik. Deniz fenerlerine olan büyük sevgim ve ilgim sebebiyle böyle bir karar almıştık.) Haksızlık, hukuksuzluk kol gezerken, ekranlarda, gazetelerde, bilir bilmez, kulaktan dolma, çakma belge ve bilgilerle  onurumuz çiğneniyorken aklımda sürekli tekrarladığım soru yine aynıydı: Devlet nerede acaba? 
 
GÖLCÜK ve POYRAZKÖY  hayatıma imza atan iki yer.
 
GÖLCÜK, doğduğum, büyüdüğüm, depreminde annemi kaybettiğim, donanmasında çıkan, gerçek ve hukuki olduğu tartışılır belgeler sonucu eşimi HASDAL’a  uğurladığım yer.
 
POYRAZKÖY, evlendiğim , hayatımın en mutlu gününü yaşadığım ancak yıllar sonra yapılan kazılarla hayatımıza hoyratça kazma vurulan yer.
 
İronik değil mi?
 
Benim hayatım GÖLCÜK - POYRAZKÖY  hattında tam iki kez karartıldı. Karartıldı diyorum çünkü o korkunç depremin sonuçlarından da, son yıllarda yürütülen soruşturma kapsamında yapılan haksızlık ve hukuksuzluklardan da Türkiye Cumhuriyeti’ni kötü yönetenleri sorumlu tutuyorum. Her iki olayda da, tüm kurumlarıyla devletimin sınıfta kaldığını düşünüyorum.
 
Ben yüksek lisans sahibi ve uzun yıllar Türkiye’nin sayılı firmalarından birinde yöneticilik yapmış, defalarca ve çeşitli sebeplerle yurtdışında bulunmuş, yaşamış, farkındalığı ve sosyal bilinci son derece yüksek bir birey ve iyi bir vatandaşım. Vergilerimi hep zamanında ödedim. Her seçimde gittim oyumu kullandım. Bir kere bile kırmızı ışıkta geçmedim. Rüşvet vermedim. Kuyruklarda hep sıramı bekledim. Ambulansların arkasına takılmadım. İyi bir vatandaş ve birey olmak için ne gerekiyorsa yaptım. Peki bu kadar kötü yönetilmeyi hak edecek ne yapmış olabilirim? Ben vatandaş olarak devletime karşı görevlerimi yerine getirirken, devletim bana karşı görevlerini neden yerine getirme konusunda aynı hassasiyeti gösteremedi acaba? Koskoca devlet, bir küçücük ben kadar neden olamadı, olamıyor?  
 
Hayatımda beddua etmiş birisi değilim. Bu sefer de etmeyeceğim çünkü söyleyeceğim şey benim için artık beddua değil, 24 saat dilime pelesenk olmuş olan duadır. Ben , 7 numaralı POYRAZKÖY , 120 numaralı BALYOZ davası sanığı ve tutuklusu Deniz Kurmay Albay Ali TÜRKŞEN’in, beyninin ve ruhunun her hücresiyle ona inanan eşi Sevim TÜRKŞEN olarak, benimle aynı kaderi paylaşan eşler, aileler ve çocuklar adına ve Allah’a olan derin inacımla diyorum ki ;
 
Bizlere  yaşatılan bu çirkinlikte kimlerin parmağı varsa, bir şeyler bildiği halde susan varsa,  olana bitene göz yumuyorsa, bu olaylardan nemalanıyorsa,  yapabileceği bir şeyler varken köşesinde oturup olanı biteni seyrediyorsa umarım hayatlarının bir yerlerinde bunun hesabını önce ve en önemlisi kendi VİCDAN’ larına,  sonra bizlere ve nihayetinde Türk toplumuna fazlasıyla verirler.
 
Kalın sağlıcakla,
ST