5 Ekim 2012 Cuma


Yerken kıtır kıtır, bekçi gelince mee…
            Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın televizyon ekranında görünmesiyle, kanalı değiştirmek arasında geçen, insanlık için küçük, benim içinse çok büyük zaman diliminde şu birkaç cümleyi işitmek zorunda kaldım birkaç gece önce Hasdal’da: ‘’Oslo’yla ilgili (CHP’nin açıkladığı Oslo görüşmeleri belgesini kastediyor,) yalan ve yanlış haberler terör örgütü kaynaklı. O aslında bir belge değil. Onların hazırlamış olduğu, kendilerine göre bir uydurma kaleme aldıkları 9–10 maddelik bir yazı. Ama bunu belge olarak sundular. Bu oradaki görüşmelerden de onun içinde yok mudur, vardır tabii. Ama bir evrakın belge olabilmesi için tarafların onun altında imzalarının olması lazım. Böyle bir imza var mı? Yok.’’
            ‘’Sağır olaydım da duymayaydım, kör olaydım da görmeyeydim,’’ dedim kendi kendime ama ne çare. Kulaklarıma inanamadığım aynı kelimeleri ertesi gün gazetelerde de okuyunca, anladım ki duyduklarım gerçekmiş. Yaşlı kulaklarım bana ihanet etmemiş yani. Daha birkaç gün önce Silivri’nin, mahkeme adı altında görülen iftira davası nedeniyle 16 yıl hapse mahkûm olmadım mı ben? Hem o davada savcılar, bırakın imzalı-imzasız bir belgeyi, sorularını çıktısı bile olmayan dijital yalanlar üzerinden, bilgisayar ekranından sormamışlar mıydı bize? Bir bahriye subayı olarak, adını bile yıllar sonra öğrendiğim bir plan seminerinin uydurma dijital verileri yüzünden almadım mı ben 16 yıl cezayı?
            İnsan haliyle sormadan edemiyor tabii. Sizin hükümetiniz yönetiminde neyin belge olduğunu nasıl bileceğiz biz Başbakan Erdoğan? Partinizin halen görevde olan Kayseri Belediye Başkanının el yazısı notlarını da belge saymamıştınız siz. E o zaman bu sahte dijital veriler yüzünden, biz bu cezayı niye aldık? Size olunca olmuyor da bize gelince mi belge olası tutuveriyor bu dijital verilerin, yoksa bir başka deyişle, Siz yerken kıtır kıtır, bekçi gelince mee… mi diyorsunuz Başbakan Erdoğan?
            Aslında kabahat bende. Sanki belge tanımlaması üzerine ikiyüzlü sözleriniz yetmemiş gibi, dayanamadım, iki gün sonra Balyoz Davası hakkındaki beyanlarınızı da okudum gazetelerden. Duydum ki Balyoz CD’lerini dinleyip dinleyip şok oluyormuşsunuz. Duyan da sanır ki Balyoz Davasında suçun konusu plan seminerindeki konuşmalardı. Siz böyle hayretten ağzınız açık, şoka girerek konuştukça, milletin binlerce hatayı, sahte dijital verileri, sanıkların yapmadıkları bir suçu yapmadıklarını döndüre döndüre kaç kere ispatladıklarını unutuverecek sanıyorsunuz.
            Balyoz CD’lerini dinledikçe bir yandan şok oluyor, öte yandan şöyle diyormuşsunuz Başbakan Erdoğan: CD’leri dinliyorum şok oluyorum. YAŞ toplantılarında beraber olduğumuz arkadaş. Yolculuklarımızın olduğu arkadaş. İnanın dinlemesem inanmayacağım. Nasıl olur böyle bir şey diyorum. (Hürriyet Gazetesinin 28 Eylül 2012 tarihli sayısı, sayfa 24. Balyoz CD’lerini dinliyorum şok oluyorum.) Ama tüm bu senaryo, siz eski mesai arkadaşlarınızdan, sizi ayakta karşılamayan, hak ettiğinizi düşündüğünüz hürmeti göstermeyenlerden intikamınızı alasınız, kininizin takipçisi olasınız diye kurgulanmadı mı Başbakan Erdoğan? Siz bir yandan eski mesai arkadaşlarınızdan intikamınızı alırken, ABD de kendine köstek olan Türk Subaylarını cezalandırsın, bizden boşalan yerlere de Fethullah’ın yıllardır kabuklarını kırmak için sabırla bekleyen bebeleri yerleşsin diye kurulmadı mı bu düzen, neden bu kadar şoka girdiniz vallahi ben anlayamadım Başbakan Erdoğan!
            Başbakan Erdoğan, sakın şoka gireyim demeyin. Sizin tombul yanaklı, genizden konuşmalı yardımcınız Hüseyin Çelik, AKP’nin son kongresine alınmayan gazete ve televizyonlar için, ‘’Sıkılmış yumrukla el sıkılmaz. Bakın Hazreti İsa’nın öğretisinde, suratına tokat vuruluyorsa, diğer tarafı göstereceksin. Bizde öyle değil. Yani suratımıza tokat vurana diğer tarafımızı göstermeyiz. Kısasa kısas vardır,’’ demedi mi? (Cumhuriyet Gazetesinin 1 Ekim 2012 tarihli sayısı, sayfa 8. Çelik: Bizde kısasa kısas vardır.) Daha alamadınız mı intikamınızı Türk medyasından, subayından ve daha kim varsa sırada onlardan, bu hayret, şoka girmeler niye, sizden habersiz kuş mu uçuyor memlekette Başbakan Erdoğan?
            Çilem bitecek gibi değil. Tam sizin belge konulu açıklamalarınız ve Balyoz şokunuzun üzerimde yarattığı şoku üzerimden atmaya çalışırken bir de mahkûmlara vermeyi planladığınız 24 saat ailelerle görüşme izni düştü gündeme. Allah razı olsun, tuttuğunuz altın olsun mu diyeyim bilemedim, özgürlüğümüzün elimizden alındığı yetmedi de şimdi sıra o işe mi geldi Başbakan Erdoğan? Bütün kuşları yakaladık da bir leylek mi kaldı tutamadığımız? Hadi sizin sevdiğiniz deyimle tekrar ifade edelim: Bütün boyalara boyandık da bir fıstık yeşili mi kaldı boyanmadığımız Başbakan Erdoğan?
            Türkiye’de adil yargılama sorunu bitmiş, Balyoz iftirası kapsamında mahkeme bilirkişi raporlarını kabul etmiş, şahitleri dinlemiş, avukatlarımızla birlikte savunmalarımızı almış, delil değerlendirme safhasını da hiç ihmal etmemiş gibi, her şeyimiz tamam da bir o iş mi kaldı halledemediğimiz Başbakan Erdoğan? Sahi daha dün çıkan kararla babalıktan ve kocalıktan men edilmedik mi biz, şimdi fikrinizi değiştirdiniz de, Ne yapın edin üç çocuğu hapiste de olsa tamamlayın mı diyorsunuz Başbakan Erdoğan?
Önce neyin delil neyin delil olmadığına bir karar verirseniz, Türkiye’de gerçek deliller üzerinden adil yargılamayı sağlayabilirseniz, neden Balyoz Davasında hüküm giyen 325 masumun neredeyse yarısının (152), sizi şoka sokan CD’lerin kaydedildiği seminere katılmayan ve tamamı dijital sahtekârlıklar üzerinden cezalandırılan Türk Deniz Kuvvetleri personeli olduğunu öğrenirseniz hem şoka girmekten hem de milletin özel hayatıyla uğraşmaktan  kurtulursunuz. Sahi hiç mi merak etmiyorsunuz, bu kadar denizciyle balıklara mı darbe yapılacaktı Başbakan Erdoğan?
            Başbakan Erdoğan. Hasdal, yiğit, mert, yalansız, bir suçu varsa da bunu reddetmeyecek Türk subaylarıyla dolu. Politikacı değiliz ki biz, ne dediğimizi reddedelim ne de yaptığımızı. Altında imzamız olmasa dahi söylediğimizi ve yaptığımızı inkâr etmeyecek şekilde yetiştirildik biz. Yüreğiniz yetecekse eğer, Hasdal insanı şoktan şoka sokacak onlarca hikâyeyle dolu. Buyurun gelin. Sizin döneminizde Türkiye’de girilmedik kurum mu kaldı ki, Hasdal size ırak olsun Başbakan Erdoğan.
Gelirken yanınızda Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu Başkanı Nimet Baş’ı da getirin de ona da iki çift laf etmek kısmet olsun. Asılsız dijital verilerle yıllarca hüküm yediğimiz yetmemiş olacak ki, ‘’Darbeciler, darbe yaptıklarını asla kabul etmiyor. En büyük problem bu. Oysa biz meselelerle yüzleşirken her şeyden önce bir pişmanlık duygusunu, bir nedameti de algılamak istiyoruz,’’ buyurmuş. Hoş, biz başvurduğumuz halde başında olduğu komisyon sözde Balyoz Darbe Planını araştırmayı reddetti ama belki bizi dinlerse neyin darbe olduğunu neyin de darbe olmadığını anlatmak kısmet olur kendisine.
            Demem o ki Başbakan Erdoğan, şoka girecek bir şey yok ortada. Aslında siz de biliyorsunuz bunu ya, belki de böyle söylemek daha işinize geliyordur. Son söz olarak, Türkiye’nin bağımsız yargıçları her ne sebeple Balyoz Davasında bu kadar haksız yargılamayı yaptı ve bu kadar ağır cezayı verdiyse, umarım hiçbiri yarın öbür gün büyük bir takasın karşılığı olmak için değildir Başbakan Erdoğan. Eğer öyleyse haberiniz olsun, bu millet sizi   % 50 oyla iktidara taşıdığı gibi unutulmaya mahkûm etmeyi de bilir Başbakan Erdoğan.

Ali Türkşen
Deniz Kurmay Albay
Sualtında dijital veri oluşturmakta mahir
eski bir SAT Komandosu

27 Ağustos 2012 Pazartesi

ŞİMDİ SUİKASTÇİ DİYORLAR!!


Akdeniz’de baskın yapılan Lucky-S gemiside 11 ton uyuşturucuyu yakalayan SAT komandolarının başında Albay Ali Türkşen vardı. Türk SAT komandoları tarafından 7 Ocak 1993 yılında Akdeniz’de baskın yapılan Lucky-S gemisinin çeşitli bölümlerine gizlenmiş, 11 ton uyuşturucu ele geçirilmişti. Star TV Haber Grup Başkanı Uğur DÜNDAR yönetimindeki Star Haber, 7 Ocak 1993 yılında Akdeniz’de 11 ton uyuşturucuyla ele geçirilen Lucky-S gemisine, Türk Sat komandoları tarafından yapılan film gibi operasyonu 2011 yılında ayrıntılı olarak yayımladı. Habere göre, Poyrazköy davasında “Amirallere suikast hazırlığı” iddiasıyla yargılanan Kurmay Albay Ali Türkşen o dönem “Üsteğmen”di ve gemiyi ele geçirin 7 kişilik timin komutanıydı. Uğur Dündar yönetimindeki Star Haber’de dün akşam yayımlanan habere göre operasyon şöyle gelişti:
30 SANİYEDE GEMİYE ÇIKTI
Amerikan Uyuşturucuyla Mücadele Teşkilatı (DEA) Türk istihbarat birilmlerine Süveyş Kanalı’ndan uyuşturucu yüklü bir Türk gemisinin bulunduğunu ve derhal operasyon düzenlenmesi gerektiğini bildirdi. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bu istihbarat üzerine hemen hareket geçti ve izinde olmasına rağmen göreve çağrılan üsteğmen Ali Türkşen’in komutasında 7 kişilik bir tim oluşturuldu. Aksaz’da bir hafta operasyon eğitimi alan tim Yıldırım ve Zafer adlı savaş gemileriyle Süveyş Kanalı’na doğru yola çıktı. Operasyon timinin yanında DEA’nın Türkiye temsilcisi Michael Spasaro da vardı. Spasoro SAT komandolarını görünce “Bu kıyafetler ve silahlarla mı operasyon yapacaksınız?” diyerek onları küçümsedi. Sabaha karşı 03.00 sularında operasyon için düğmeye basıldı ve 7 kişilik tim 30 saniyede gemiye çıktı. Gemi kısa sürede ele geçirildi. Fakat operasyonu önceden haber alan gemi personeli geminin süratini kesmek için pistonları bozmuş, tahliye tulumbasını da devre dışı bırakmıştı. Yapılan müdahaleler sonrası geminin şaftı da bozulmuş, pervanesi durmuştu. Geminin içinde su birikiyordu ve gemi içindeki uyuştucuyla birlikte batmak üzereydi. Fırtına nedeniyle Türk savaş gemileri de yardım edemiyordu. Operasyon merkezinden TÜRKŞEN’e gemi personelini tahliye etmesi ve gemiyi terk etmesi söylendi ama o kabul etmedi. Türk savaş gemilerinin komodoru Albay Halil Bölen ‘denize atlayın ve fırkateyne dönün’ emri verdi. Üsteğmen TÜRKŞEN bunu da kabul etmedi.
KAPTANI KELEPÇELEDİ
TÜRKŞEN, gemi kaptanı ve oğlunu makine dairesine kelepçeledi ve “bu gemi batarsa siz de batarsınız” dedi. Bunun üzerine gemi personeli can havliyle suları tahliye etmeye başladı. Gemi su almaktan ve batmaktan böylece kurtuldu. Yapılan arama sonrasında geminin “başaltı” bölümünde uyuşturucunun zulası bulundu ve bu bölüm kaynakla kesilerek 11 ton uyuşturucu çıkarıldı. Operasyona katılanlar o anı şöyle anlatıyordu: “Zula kaynaklarla açılınca esrarın dumanı bütün gemiyi kapladı.” Gemi daha sonra Türk karasularına getirildi ve Narkotik polisleri ve  DEA yetkililerine teslim edildi.
Uyuşturucu gemisine çıkan timin komutanı Üsteğmen Ali Türkşen’di. Personel gemiyi batırmaya çalışınca kaptanla oğlunu makine dairesine kilitledi ve “Gemiyle birlikte batarsınız” dedi. Böylece suç delilinin yok olmasını önledi. Bu müthiş operasyona imza atan o üsteğmen, bugün kurmay albay rütbesinde ve “amirallere suikast hazırlığı” iddiasıyla yargılanıyor.Türk SAT komandolarından seçilen 7 kişilik tim 30 saniyede gemiye çıkmayı başarmıştı.

6 Haziran 2012 Çarşamba

GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN...

Ne doğan güne hükmüm geçer.
Ne halden anlayanım bulunur.
Ah aklımdan ölümüm geçer
Sonra bu bahçe bu nur.
Ve gönül tanrısına der ki
Pervam yok verdiğin elemden
Her mihnet  kabulum
Yeter ki gün eksilmesin penceremden

Cahit Sıtkı

11 Şubat 2012 Cumartesi

Yeni yollara düşmek üzereyim. Eğitim işim ciddiye biniyor. Bu nedenle  gerekli adımları atmalıyım. Ne demiş Japonlar '' Binlerce km sürecek yollar sadece küçük bir adımla başlar''... Eğitim vermek güzel ve zevkli ama hep canlı yayında olmak yorucu. İletişim yeteneği gerktiriyor.

7 Ocak 2012 Cumartesi


Ne zaman daha güçlüdür insan? Ya da ne zaman daha güçlenir?

İçindeki tüm isyanı kelimelere döküp konuştuğunda, paylaştığında mı , yoksa  isyanını yüreğine ve aslında gözlerine hapsedip susmayı becerebildiğinde mi? Uluorta kim ne düşünüre aldırmadan ağladığında mı, yoksa gözyaşlarını gizli gizli akıttığında mı?

Tutuklu aileleri olarak kah konuşarak, kah susarak, bazen uluorta, bazen de gizli gizli ağlayarak önümüzdeki uzun ince yolda, gece gündüz yol alır durumdayız. Dipsiz bir kuyu gibi, körebe oynar gibi, bir bilinmeze doğru... Geleceğimizin, hayallerimizin ipoteklenmiş olması bir yana, haksızca yaşanan bu süreçte insanı en ama en çok yaralayan ve gerçekten çaresiz bırakan, çocuğundan gelen o üç-beş kelimelik soruya verecek cevabının olmaması.  

‘’Anne, babam ne zaman gelecek?’’

Bir çok evde bir çırpıda cevabı verilen bu basit, bu sıradan sorunun bizim evlerimizde  bir süredir maalesef cevabı yok.  

8 yaşını henüz bitirmiş oğlum, 11 aydır Hasdal’da olan babasını, ülkesini düşmanlardan korumak için çok ama çok gizli bir görevde biliyor. Sınıf arkadaşı ‘’Senin baban ne iş yapıyor’’ diye sorduğunda  ‘’Söyleyemem. Çünkü çok ama çok gizli bir görevde.’’ diyecek kadar masum ve olanı biteni anlayamayacak kadar küçük.  Bilmiyor ki,  çok gizli görevde sandığı babası kendi ülkesinde haince bir komplo ile esir düşürülen yüzlerce subaydan sadece biri. Kaç ev, benim oğlum gibi minicik yürekleri baba özlemiyle ve minicik beyinleri cevabını bulamadıkları  sorularla dolu, gözleri  kapıda, çalan her telefona minicik ama kocaman adımlarıyla koşan çocuklarla dolu. Beni bilenler bilir ki, duygu sömürüsü yapmak değil niyetim. Ve ayrıca çok iyi bilirim ki ; bu yaşananlara yürekten üzülen bir çok insanın yanında ‘’Eeeee etme bulma dünyası. Bir zamanlarda sizin yüzünüzden başkalarının çocukları aynı durumdaydı. Biraz da sizinkiler  çeksin bakalım.’’ diyen çok insan sureti var sağımızda, solumuzda, havada, suda ve yaşamın her zerresinde. Ama olmaz... Böyle hesaplaşılmaz... Suçsuz insanların üzerinden yapılan hesaplaşmalar  geçmişin kirini asla temizlemez. Temizlemediği gibi yapış yapış, yağlı paslı bir leke, pis bir lanet gibi nesilden nesile taşınır.

Çocuklarımızda tek bir soru, biz ailelerin kafasında ise onlarca soru var cevabını beklediğimiz... Ve belki de hiçbir zaman cevaplarını alamayacağımız onlarca soru… Cevabını alamadan ölürsek gözlerimiz açık gidecek belki ama olsun. Bu lanet herkese yetecek nasıl olsa  ve herkesin yedi kuşağını bulacak inanıyorum. Tıpkı biz daha dünyaya bile gelmemişken haksızlık yapan büyüklerimizin üzerindeki lanetlerin gelip bizi bulduğu gibi… 

Ne zaman daha güçlüdür insan? Ya da ne zaman daha güçlenir?

İçindeki tüm isyanı kelimelere döküp konuştuğunda, paylaştığında mı , yoksa  isyanını yüreğine ve aslında gözlerine hapsedip susmayı becerebildiğinde mi? Ben bu akşam uzun bir suskunluğun ardından konuşmayı, paylaşmayı seçtim.

Ve bana göre;

İnsan, şartlar kimden yana ve her ne olursa olsun insan olmayı, insan kalmayı becerebildiğinde güçlüdür.

Hepinize Sevgilerimle,

ST

1 Temmuz 2011 Cuma

YAZMA ZAMANI

Artık yazma zamanı geldiğinde yılalrın geçmiş olduğu demektir bu. ......

29 Nisan 2011 Cuma

GÖLCÜK-POYRAZKÖY SARMALI

Bu yazıyı okuyacak tanıdığım, tanımadığım herkese MERHABA,
 
Ben , 7 numaralı POYRAZKÖY , 120 numaralı BALYOZ davası sanığı ve tutuklusu Deniz Kurmay Albay Ali TÜRKŞEN’in, beyninin ve ruhunun her hücresiyle ona inanan eşi Sevim TÜRKŞEN. Son yıllarda ortalıkta uçuşan imzasız iftira e-maillerinin prim yapmasıyla birlikte hayatları allak bullak edilmiş, benimle aynı çaresizlik hislerini, acıları, sıkıntıları yaşayan, buna rağmen kuyruğu dik tutmaya çalışan onlarca asker eşinden sadece birisiyim. Her birimizin, ERGENEKON, POYRAZKÖY, BALYOZ, KAFES v.b. adları farklı olsa da, içeriği ve amacı aynı olan, planlanmış bu süreci nasıl yaşadığımıza dair  farklı hikayelerimiz  var. Ben bugün bu yazı ile, benim hikayemin sadece bir bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum.
 
2009 yılının Nisan ayında, bir sabah televizyonda POYRAZKÖY kazılarına ilişkin gördüğüm haberle başladı her şey. Ve durdurulamaz azgın bir canavar gibi, bir çığ gibi,  seri bir katil gibi, bulaşıcı bir hastalık gibi adına her ne derseniz deyin, hiç kimsenin durdurmaya istekli olmadığı bir şekilde de büyüyerek devam etti. 2 kez aranan evimin en mahrem yerlerinde, ruhumun çekmeceleri hoyratça karıştırılırken hissettiğim çaresizlik hissini sizlere ifade edebilmem mümkün değil. O gün orada ‘’Bu hissi en son ne zaman hissetmiştim?’’ diye düşündüğümde ise, hafızam beni tam 10 yıl öncesine, 1999 GÖLCÜK depreminde ki kötü anılara götürmüştü. 17 Ağustos 1999 tarihinde bir çok yakınım, akrabam ancak en önemlisi annem enkazın altında kalmıştı. Hiç bir şey yapamadan gece gündüz enkazın yanında çaresizlik içerisinde iş makinelerının gelmesini beklerken, ortalık ölümün kokusundan geçilmezken,  aklımda sürekli tekrarladığım soru şuydu: Devlet nerede acaba?  Kişisel çabalarımızla 5. gün annemin cansız bedenine ulaştığımızda ise enkazlarda yakınlarının ölüsünü bulamayan bir çok insandan daha şanslı olduğumu düşünmüştüm. Annemi, babamın yanına defnettiğimizde ise inanılmaz bir rahatlama duygusu yaşamıştım. Ne tuhaftı ölümüzü bulduk ve gömebildik diye sevinmek. Sevindiğim aslında yaşadığım çaresizlik hissinin son bulma haliydi sanırım.  İyi yönetilemeyen ülke vatandaşlarının sık sık yaşamak zorunda bırakıldığı çaresizlik ve bunu bir nebze olsun telafi etmek için ‘Beterin beteri var. düşüncesinin insanı ulaştırdığı şükretme hissi.     
 
Depremden tam 10 yıl sonra bu çaresizlik hissinin POYRAZKÖY’de beni yakaladığı  durum ise yine bir çeşit deprem sayılırdı. Bu sefer fiziken ölüm olmamakla birlikte, ruhumuz, hayatımız, geleceğimiz, hayallerimiz, onurumuz  enkazın altında kalmıştı. Sebep; POYRAZKÖY’de ki kazılarmış efendim… (Bu noktada sizinle bir detayı da paylaşmak isterim. Biz eşimle POYRAZKÖY’deki deniz fenerinin bahçesinde evlendik. Deniz fenerlerine olan büyük sevgim ve ilgim sebebiyle böyle bir karar almıştık.) Haksızlık, hukuksuzluk kol gezerken, ekranlarda, gazetelerde, bilir bilmez, kulaktan dolma, çakma belge ve bilgilerle  onurumuz çiğneniyorken aklımda sürekli tekrarladığım soru yine aynıydı: Devlet nerede acaba? 
 
GÖLCÜK ve POYRAZKÖY  hayatıma imza atan iki yer.
 
GÖLCÜK, doğduğum, büyüdüğüm, depreminde annemi kaybettiğim, donanmasında çıkan, gerçek ve hukuki olduğu tartışılır belgeler sonucu eşimi HASDAL’a  uğurladığım yer.
 
POYRAZKÖY, evlendiğim , hayatımın en mutlu gününü yaşadığım ancak yıllar sonra yapılan kazılarla hayatımıza hoyratça kazma vurulan yer.
 
İronik değil mi?
 
Benim hayatım GÖLCÜK - POYRAZKÖY  hattında tam iki kez karartıldı. Karartıldı diyorum çünkü o korkunç depremin sonuçlarından da, son yıllarda yürütülen soruşturma kapsamında yapılan haksızlık ve hukuksuzluklardan da Türkiye Cumhuriyeti’ni kötü yönetenleri sorumlu tutuyorum. Her iki olayda da, tüm kurumlarıyla devletimin sınıfta kaldığını düşünüyorum.
 
Ben yüksek lisans sahibi ve uzun yıllar Türkiye’nin sayılı firmalarından birinde yöneticilik yapmış, defalarca ve çeşitli sebeplerle yurtdışında bulunmuş, yaşamış, farkındalığı ve sosyal bilinci son derece yüksek bir birey ve iyi bir vatandaşım. Vergilerimi hep zamanında ödedim. Her seçimde gittim oyumu kullandım. Bir kere bile kırmızı ışıkta geçmedim. Rüşvet vermedim. Kuyruklarda hep sıramı bekledim. Ambulansların arkasına takılmadım. İyi bir vatandaş ve birey olmak için ne gerekiyorsa yaptım. Peki bu kadar kötü yönetilmeyi hak edecek ne yapmış olabilirim? Ben vatandaş olarak devletime karşı görevlerimi yerine getirirken, devletim bana karşı görevlerini neden yerine getirme konusunda aynı hassasiyeti gösteremedi acaba? Koskoca devlet, bir küçücük ben kadar neden olamadı, olamıyor?  
 
Hayatımda beddua etmiş birisi değilim. Bu sefer de etmeyeceğim çünkü söyleyeceğim şey benim için artık beddua değil, 24 saat dilime pelesenk olmuş olan duadır. Ben , 7 numaralı POYRAZKÖY , 120 numaralı BALYOZ davası sanığı ve tutuklusu Deniz Kurmay Albay Ali TÜRKŞEN’in, beyninin ve ruhunun her hücresiyle ona inanan eşi Sevim TÜRKŞEN olarak, benimle aynı kaderi paylaşan eşler, aileler ve çocuklar adına ve Allah’a olan derin inacımla diyorum ki ;
 
Bizlere  yaşatılan bu çirkinlikte kimlerin parmağı varsa, bir şeyler bildiği halde susan varsa,  olana bitene göz yumuyorsa, bu olaylardan nemalanıyorsa,  yapabileceği bir şeyler varken köşesinde oturup olanı biteni seyrediyorsa umarım hayatlarının bir yerlerinde bunun hesabını önce ve en önemlisi kendi VİCDAN’ larına,  sonra bizlere ve nihayetinde Türk toplumuna fazlasıyla verirler.
 
Kalın sağlıcakla,
ST